22 Nisan 2026 Çarşamba

SAKLI GEÇMİŞ

 
Zeynep Ayten 
1.
 
Bu konudan bana daha önce hiç bahseden olmamıştı. Bir fotoğraf bulmuştum aile albümünde. Aslında daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat dikkatimi çekmemişti. Bu fotoğraftaki kişinin kim olduğunu çok merak ediyordum. Bütün albümü taradım ancak bu fotoğraftan başka bir fotoğraf yoktu bu yüze ait. Dikkatle baktığımda bana ne kadar benzediğini fark ettim bu yüzün. Evet, bu fotoğraf olsa olsa kardeşime aitti. Bir kardeşimin olduğundan kimse bahsetmemişti ama bu kesinlikle benim kardeşimdi. Bu benzerliğin başka bir açıklaması yoktu. Belki de kaybolduğu için varlığı benden saklanan bir kardeşim vardı.  Önce aile büyüklerine sordum bu resmin kime ait olduğunu ama kime sordumsa geçiştirdi bu resme dair soruları. Hatta bir ara ziyarete gittiğim akrabaların resim albümlerinde de aradım bu fotoğraftaki kişiyi ama nafile... Bir fotoğraftan başka hiçbir izi olmayan bir kardeş... Buna inandırmıştım kendimi. Bu yüzün sahibi kardeşimdi ve bu kardeşten kimse bana bahsetmemişti. Ölmüş müydü kardeşim? Belki... Ölmüş olsaydı büyük ihtimalle ondan bahsederlerdi. Evet, kesinlikle bu fotoğraftaki yüz, kaybolan kardeşimin yüzüydü.
Kardeşimin hikayesini mutlaka öğrenmeliydim. Bunun için dünyanın diğer ucuna bile gidebilirdim. Onun hikayesini öğrenmek için yıllarımı feda edebilirdim. Tek fotoğrafına her bakışımda sanki benden bir yardım bekler gibiydi gözleri. Sanki bana ulaş, der gibiydi yüzü. Bu fotoğraf beni kendine çağırıyordu zaman zaman. Fotoğraf önümdeyken gözlerimi kapatsam bile fotoğraftaki bakış, öylece kalıyordu zihnimde. 
Madem akrabalardan fayda yoktu, başka bir yol bulmalıydım. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız... Kardeşimi tanıma ve onun hikayesini bilme ihtimali olan herkese ulaşmalıydım. İşe en baştan başlamalıydım: Çocukluğumun geçtiği mahalleden. Ailemden, akrabalarımdan öğrenemediğim şeyleri eski komşularımızdan öğrenebilirdim. Bir pazartesi sabahı erkenden bu mahalleye gittim. Çok değişmişti her yer. Eski binalar, yerini yeni ve çok katlı yapılara bırakmıştı. Neredeyse tanıyamayacaktım mahalleyi. Neyse ki tüm binalar yıkılmamıştı. Kocaman binalar arasında halen çocukluğumdaki haliyle bana tebessüm eden müstakil ve bahçeli evler vardı. Uzaktan eski evimizi gördüğümde içimde tuhaf bir şeyler hissettim. Burada gerçekten yaşamış mıydım yoksa bir rüyada mı görmüştüm bu mahalleyi, bu evi? Her şey çok tuhaftı. Eve yaklaştıkça içimde hem bir ürperti hem de bir sıcaklık duyuyordum. Bu evde kaç yıl yaşamıştık, kaç bayram geride bırakmıştık. Kardeşim ne zaman kaybolmuştu? Kafamda sorular dönmeye başlamıştı bile. Bu esnada evin bahçesinin tahta kapısının önüne gelmiştim. Kilit yoktu kapıda. Kapının koluna uzandım. Boyaları dökülmüştü kapının ve kapı kolunun. Gıcırtıyla kapıyı araladım. Bahçemiz, canım bahçemiz... Artık bahçe gibi değildi burası. Ağaçlar kurumuş etrafta kocaman dikenler yükselmişti. Evimiz eski bir film karesi gibi duruyordu karşımda. Buraya kayıp kardeşimin izini sürmeye gelmiştim fakat bir anda zaman makinesine binmiş ve geriye dönmüş gibiydim. Eve girmeden bir süre bahçede oyalanmak iyi bir fikirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım ve bir yandan fotoğrafa bakarken bir yandan da evimize, bahçeye, etraftaki binalara bakıyordum. Kaç dakika durdum bahçede bilemiyorum. Bir süre sonra bahçe kapısı sessizce aralandı ve yaşlı bir teyze şaşkınlıkla bana baktı:
-Bu bahçede ne arıyorsun evladım, sahipleri yıllar önce göçtü buradan.
-Tanır mıydın sahiplerini teyzeciğim, diye sordum.
-Tanımak da ne demek, onlar bizim en sevdiğimiz komşularımızdı, dedi yaşlı kadın. 
Galiba aradığım kişiyi bulmuştum. Kardeşimin benden saklanan hikayesini belki de bu teyze biliyordur, diye düşündüm. Benim bu evde oturan ailenin çocuğu olduğumu söylersem gerçekleri bana anlatmayabilirdi. O yüzden eski bir arkadaşımı aradığımı söyledim ona. Bu mahallede oturan ama yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı aradığımı söyledim. Tam arkadaşımın adını soruyordu ki buna fırsat vermeden cebimdeki fotoğrafı uzattım teyzeye:
-Aradığım arkadaşımın elimde yalnızca bu fotoğrafı var. 
Yaşlı kadın fotoğrafı eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra dönüp benim yüzüme baktı:
-Bu çocuğu hatırlıyorum, dedi. Bu evde oturan ailenin çocuğu. Zaten tek çocukları vardı ama adını unuttum senelerdir görmeye görmeye. Şimdi kocaman delikanlı olmuştur. 
-Bu çocuğun kardeşi ya da ağabeyi yok muydu teyze, dedim. Emin misin?
-Buradan göçtükten sonra kardeşi dünyaya geldiyse bilemem ama burada sadece üç kişilik bir aileydi yaşayan. 
Teyze mahallenin eski halini ve eski komşuları anlatmaya başlamıştı. Apartmanlar yapıldıktan sonra mahalleye taşınanların hiçbirini tanımadığından dert yanıyordu. Gençliğini anlatıyordu, eski komşuluk ilişkilerinden bahsediyordu. Bir süre sonra öğlen namazını kılmadığını ve eve gitmek zorunda olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bana da buralarda fazlaca dolaşmamam gerektiğini söyledi. 
Yaşlı kadın bahçeden çıkar çıkmaz evin kapısına doğru yöneldim. Kapının açık olmayacağını düşünüyordum ama kapı açıktı. Şaşırmıştım bu duruma. İçeri girmeli miydim yoksa dönmeli miydim? Hem çok tanıdık geliyordu ev hem de çok yabancı. Çocukluğum burada mı geçmişti yoksa burasını bir rüyadan veya film sahnesinden mi hatırlıyordum? Kapıdan içeriye adım attığımın farkında bile değildim. Bir başkasının evine izinsiz girmişim gibi bir mahcubiyet zihnimi zorluyordu. Belki de kendi evimiz diye başka birinin evine girmiştim. Belki bizim evimiz yıllar önce yıkılmıştı. Sırf birazcık tanıdık geliyor diye bir evin bahçesine, ardından da içine girmek büyük bir düşüncesizlikti. Kapıyı kapatıp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım beni bir oda kapısının önüne götürmüştü bile. Gayriihtiyari odanın kapısını açtım. Duvarda eski bir takvim vardı ve eski bir aile fotoğrafı. Üç kişilik bir aile fotoğrafıydı bu. İyice yaklaştım ve fotoğrafa baktım. Annem, babam ve ben. Düşündüm, bu fotoğrafı da daha önce hiç görmemiştim. Bana benziyordu fotoğraftaki çocuk ama kardeşime de benziyordu. Kayıp kardeşime... Yanımdaki fotoğrafı çıkararak bu fotoğrafın yanına koydum. Evet, bu fotoğraftaki ben olmayabilirdim. Bu fotoğraftaki çocuk, kayıp kardeşime benziyordu. Onun bir fotoğrafını daha bulmuştum sonunda. Artık bu fotoğraftakinin kim olduğunu sorduğumda geçiştiremezdi ailem, mutlaka bir açıklama yaparlar, diye düşünüyordum. Fotoğrafı da yanıma alarak hızla evden ayrıldım. Burada belki de başka fotoğraflar da bulmam mümkündü. Diğer odalara, çekmecelere, dolaplara ve sandıklara bakmam lazımdı ama bugün değil. 

2.
Bulduğum fotoğrafı annem ve babama gösterdim fakat bana cevap vermek yerine bu fotoğrafı nereden bulduğumu sordular bana. Eski mahallemize, evimize gittiğimi söyleyemezdim. Açıklama beklerken açıklama yapması gereken kişi konumuna düşmüştüm ve soğuk bir de konuşmaya maruz kalmıştım. Bana bir daha bu fotoğrafla ve geçmişle ilgili soru sormamı tembihlemişlerdi. Onlar, kendilerince konuyu kapattıklarını düşünüyorlardı oysa konu daha da derinleşmişti. Kesinlikle benden saklan bir şeyler vardı ve tavırlarıyla bunu kabul etmiş görünüyorlardı. Etrafımdaki herkes sözleşmiş gibiydi. Bir gerçeği benden saklıyor gibilerdi. Kayıp kardeşimi hatırlamak ve konuşmak bile istemiyorlardı sanki. O eve yeniden gitmeliydim ve gerçekleri ortaya çıkarmalıydım. Birdenbire yabancılaşmış gibiydim her şeye ve herkese. Sanki eski evden üzerime, ruhuma ve zihnime sinen bir şeyler vardı. O evde beni çağıran bir şeyler vardı. İlk kez bu eve değil de o eve ya da başka bir yere ait olduğum hissini yaşamaya başlamıştım. Bu his beni bir yandan tedirgin ediyordu fakat isteyerek kapıldığım bir şey değildi bu. O eve yeniden gitmeliydim, bütün çekmecelere, dolaplara, sandıklara bakmalıydım. Yıllardır bahçe kapısı bile açılmayan bir ev nasıl bu kadar temiz kalabilirdi ki? Her şey yerli yerindeydi ve toz bile yoktu etrafta. Bir şey vardı benden saklanan, bir şeyler vardı. Yüzümü yıkasam iyi olacak, diye düşündüm. Yüzümü yıkarken aynada kendimle karşılaştım. Yüzüme, gözlerime baktım bir yabancının yüzüne bakar gibi. Gözlerimin ardında sanki başka biri vardı bana bakan. Yüzümü silerken kendi sesimi duydum:
-Bana ne oluyor?
Bu sırada annem seslendi:
-Kiminle konuşuyorsun?
Yüzümü kuruladım ve odama döndüm. Masamın üzerinde iki fotoğraf vardı bana bakan. Beni kendine çağıran iki fotoğraf. Gözlerimi kapattığım zaman bile gözümün önünden gitmeyen bir yüz. 

21 Nisan 2026 Salı

Rüya

Kerim Yuvacı

Kitapların bazıları üzüyor
Keşke hemen bitmese diyorum
Uzayıp gitse sayfalar
Bitmese olaylar

Bittiğinde bir kitap
Onu alıp da kaldırmak rafa
Ayrılmak gibi bir arkadaştan
Görüşememek gibi bir daha

Ve raflardaki kitaplar 
Sanki unutulmayacak anılar
Gibi duruyor baktıkça

Diyorum ki 
Kitaplar ve hayatlar
İkisinin de ortak yanı var
Bir kitap bir hayat
Bir kitap bir dünya
Biten kitaplar ise
Güzel, çok güzel bir rüya

Sessizlik

 Çiğdem Soydağ

Bazı insanları anlamak çok zor
Yalnızca dünya kendilerinin sanıyorlar
Bazıları hayatı böyle yaşıyor
Oysa başkaları da var dünyada

Bir sırada otururken
bir serviste Giderken 
Ya da kocaman okulda
Duymak aynı sesleri ne kötü

Oysa hayat bazen dinginlik istiyor
Bazen durup düşünmek istiyor
Kahkahalar her zaman işe yaramıyor
İnsan kimi zamanlar
Sessizliği dinlemek istiyor

10 Nisan 2026 Cuma

BAŞKA BİRİ

 Ebubekir Çakmak

I. Benzersizliğin Keşfi

Başka çocuklara hiç benzemediğini söylüyorlardı sürekli. Başka çocuklar küçük şeylerle mutlu oluyordu ama o, hiç olmamıştı. Başka çocuklar yemek seçerdi ama o, hiç yemek seçmeyen biriydi. Başka kardeşini kıskanırdı ama o, hiç kıskanmaz aksine çok severdi. Ne zaman yeni birileri gelse evlerine ya da bir düğünde, cenazede birileri görse hep aynı şeyi söylüyorlardı: Bu çocuk başkalarına hiç benzemiyor. 
Henüz dördüncü sınıfa giden bir çocuk, diğerlerinden ne kadar farklı olabilirdi ki? Bazen aynada kendine bakıyordu ama hiçbir fark göremiyordu arkadaşlarıyla kendisi arasında. Mesela boyu Ebubekir’le aynıydı. Saçlarının rengi ise Ferhat saçlarıyla aynıydı. Gözleri Yiğit’in gözlerinin rengindeydi. Peki ama farkı neydi başlarıyla? 
Artık kendisinin başkalarından farklı biri olduğuna neredeyse inanmaya başlamıştı lakin bu farkın ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Annesine, babasına soruyordu benim diğer çocuklardan farkım ne diye. Annesi ve babası tek cevap veriyorlardı: Sen başkasın.
Artık sabahları uyandığından aklında sadece bu mesele vardı yani herkesten farklı olması ve başka olması. Gece uyumadan önce saatlerce düşünüyordu beni diğer çocuklardan farklı kılan özelliklerim neler, diye. Derslerinin diğer arkadaşlarından iyi olması onu farklı kılmıyordu. Konuları çabucak anlaması da onun için bir farklılık değildi. Neydi, onun herkesten farklı olmasını sağlayan şey ne?
Herkeste iki el, iki ayak, iki kulak vardı ve kendisinde de böyleydi bu. 
Herkeste iki göz vardı ve görmeye yarardı, kendisinde de böyleydi. 
Kuşların konuştuklarını kimse anlamazdı, o da anlamazdı. 
Rüzgarın fısıltısını duyar fakat ne dediğini anlamazdı zaten kimse de anlamazdı. 
Başıboş köpek gördüğü zaman irkilirdi ama başıboş köpeklerden arkadaşları da irkilirdi. 
Herkesten onun farklı olmasını sağlayan şey neydi?
Annesine büyük dedelerini sordu, babasına sordu ama diğer dedelerden hiçbir farkları yoktu onların da. En azından anne ve babasının anlattığına göre öyleydi. 
Beşinci sınıfa yaklaşıyordu artık ve yaşıtlarından, arkadaşlarından farklı olduğunu söyleyen insanlar sürekli çoğalıyordu. İlk kez girdiği bir kırtasiyenin sahibi ona bakıp şöyle diyordu: 
-Sen başka bir çocuksun, nerelisin, kimgillerdensin?
Öğretmenleriyle bir müze gezisi yaptıklarında müze görevlisi ona bakmış ve şöyle demişti:
-Sen ne kadar farklı bir çocuksun, nerelisin?
Artık farklı olduğunun söylenmesinden sonra bir de nereli olduğu soruluyordu. Belki de fark buradaydı. Nereli olduklarını biliyordu hatta yaz tatilinde birkaç hafta köyde vakit de geçirirlerdi. Köylerinin diğer köyler arasında farklı bir tarafı, yönü yoktu ki... Köyleri kontların, asilzadelerin, lordların, şehzadelerin yaşadığı ya da yetiştiği bir yer değildi. Olsaydı bilirdi bunu. Köylerinde yalnızca bir cami ve bir okul vardı. Onlar da yeni yapılmış gibiydi. Nereli olduğu çok önemli olmamalıydı. Belki de kırtasiyecinin sorusu üzerinden gitmeliydi: Kimgillerdensin? Kimgillerden olduğunu gerçekten de bilmiyordu. Bunun üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşündü. Annesine kalsa Hacalioğlları sülalesindenlerdi. Babasına kalsa Şekeryemezoğlu sülalesinden. Bu iki sülaleden ikisini de tercih etmek istemiyordu ama kimgillerdensin, denildiğinde verecek bir cevabı da olmalıydı. 
Duvarlara bakıyordu, tavana bakıyordu, yüzükoyun yatıp öylece düşünüyordu, farkı neydi başka çocuklardan? Kimgillerden olduğunu adlandıramamıştı, nereli olduğunun çok önemi yoktu. Belki de kendini hiçbir yere ait hissetmemesiydi onu farklı kılan şey. Arkadaşları, akranları hep övünürdü köyleriyle, kasabalarıyla. Hatta sülalesi ile övünenler de vardı. Annesi ve babası da kendi köyleriyle, atalarıyla övünürlerdi. O ise kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu. 

DEVAM EDECEK

Ekranın İçindeki

Elif Eslem Şimşek

Telefonumun şarjı o gece yüzde 3’tü.
Ama elimden bırakmıyordum. Saat 02.17 O saatte uyanık olmam için hiçbir sebep yoktu. Ertesi gün okul vardı. Annem üç kere “Yat artık” demişti. “Tamam” deyip ışığı kapatmıştım ama ekran karanlıkta daha parlak geliyordu. O gece odanın sessizliği farklıydı. Normalde evin içinde küçük sesler olur; buzdolabının uğultusu, rüzgârın camı hafif titreştirmesi… Ama o gece ses yoktu. Sanki ev nefesini tutmuştu. Telefonum titredi. Bildirim gelmemişti. Ekrana baktım kilit ekranında kendi yansımam vardı. Ama… bir saniye. Yansıma bir tık geç hareket etti. Ben kaşımı kaldırdım. Yansıma yarım saniye sonra kaldırdı. Kalbim hızlandı. “Işık farkıdır,” dedim. Gözlerim yoruldu herhalde. Parmağımı ekrana koydum. Telefon açıldı. Bildirim yok. İnternet açık. Her şey normal. Ama kamera uygulaması kendi kendine açıldı. Arka kamera değil. Ön kamera. Ekranda yüzüm vardı. Loş, solgun, uykusuz. Bir an kendi gözlerime baktım. O an içime garip bir his düştü. Sanki ekrandaki ben… beni izliyordu. Telefonu kapattım. Bir saniye sonra tekrar titredi. Bu sefer gerçekten bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara: “Seni görüyorum.”
Boğazım kurudu. Hızla odaya baktım. Kapı kapalı. Dolap kapalı. Pencere kapalı. “Saçma,” dedim. Arkadaşlarımın şakası olabilir. Mesajı açtım. Tek bir fotoğraf vardı. Kalbim göğsümden çıkacak gibi oldu. Fotoğrafta benim odam vardı. Yatağım, masam, dolabım ve ben. Yatağın  üzerinde oturuyordum. Elimde telefon vardı. Fotoğraf, tam o an çekilmiş gibiydi. Ellerim buz kesti. Odayı tekrar taradım. Kamera? Gizli bir şey? Ama nasıl? Mesaj tekrar geldi.
“Arkanı kontrol et.” Yavaşça başımı çevirdim. Kapı kapalıydı. Ama kapının altından hafif bir ışık sızıyordu. Koridor ışığı yanmıyordu normalde. Annemle babam uyurken her yer karanlık olurdu. Yatağımdan kalkamadım. Bedenim sanki bana ait değildi. Telefon yine titredi.
“Geç kalıyorsun.”
Ekran bir anda karardı. Şarjım yüzde 1. Tam kapatacağım sırada ön kamera yine açıldı.Bu sefer ekranda sadece ben yoktum. Arkamda, kapının önünde bir gölge vardı. Net değildi. İnsan gibi ama değil gibi. Nefesim kesildi. Yavaşça arkamı döndüm. Kapının önünde kimse yoktu. Tekrar ekrana baktım. Gölge bir adım daha yaklaşmıştı. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Telefon elimden kaydı, yatağa düştü. Ekran hâlâ açıktı. Ekrandaki ben ayağa kalktı. Ama ben kalkmamıştım. Ekrandaki ben, kameraya yaklaştı. Gözleri… tamamen siyahtı. Ve fısıldadı:
“Yer değişiyoruz.” Telefon kapandı. Oda zifiri karanlık oldu. Bir saniye… iki saniye… Sonra bir şey hissettim. Yatağın üzerinde değildim. Soğuk, cam gibi bir yüzeydeydim. Hareket edemiyordum. Karşımda… odam vardı. Ama camın arkasından bakıyordum. Bir ekranın içindeydim. Odamda biri duruyordu. Benim yüzümle. Annemin sesi geldi koridordan:
“Gece yine telefona mı baktın? ”O “ben”, sakin bir sesle cevap verdi:
“Yok anne. Erken uyudum.”
Sabah okula gitti. Arkadaşlarımla konuştu. Güldü. Ama gözleri hep donuktu. Ekran parlaklığı gibi yapay bir ışık vardı bakışlarında. Ben ise karanlık bir boşlukta, camın arkasından izliyordum. Bazen telefon açılıyor. Ön kamera açılıyor. O an kısa bir anlığına dünyayı görebiliyorum. Ve yeni bir yüz görüyorum. Uykusuz. Ekrana çok yakın. Yansımasına dikkat etmeyen. Eğer bir gece telefonuna baktığında yansıman bir saniye geç hareket ederse… Şarjın azsa… Ve saat 02.17’yi gösteriyorsa… Telefonu bırak. Çünkü birileri yer değiştirmek için bekliyor olabilir.

9 Nisan 2026 Perşembe

DERİN MEVZULAR

 Elif Erva Ağar
 
İnsanların çok farklı takıntıları ve huyları var. Gündelik hayatta her ne kadar dikkat etmesek de durup düşününce bazı sözler, bazı şakalar incitici gelebiliyor. Özellikle öğrenci milletinde kimi konular çok abartılabiliyor. Mesela saçları kıvırcık ve bir türlü düzgün taranmayan kişiler için “bonus” ya da “marul” denilmesi kaçınılmaz bir akran zorbalığı. Burada bitmiyor tabi mesela saç telleri kalın ve düz birine de “pırasa” ismi verilebiliyor. Sadece saç mı? Kaş, göz, burun... Doğuştan gelen çoğu özellik insana isim, lakap olabiliyor. Kaşları gür, siyah ve kıvırcık bir çocuğa verilecek isim hazır: Karınca. Ya da saçları dik ve kalın başka bir çocuğa verilecek isim de hazır: Kirpi. Mesela bir çocuğun çenesi ince ve gözleri renkli ise mutlaka lakabı tilkidir. Sadece yüz hatları ve saçlardan ibaret değil bu trajedi. Öğrenciler hiçbir anormallik bulamasa bu defa da boyuna bakarak birilerine isim verebiliyor: Deve, cüce, yer elması, yerhan...
Şu da bir gerçek, bu durumdan nasiplenen yalnızca öğrenciler değil, öğretmenlere kadar ulaşıyor bu işin bir tarafı çünkü öğretmenler de bu oyuna isteyerek ya da istemeyerek katılabiliyor. Bir öğrencinin isminden dolayı şaka yapan bir öğretmen nasıl nasibini almaz ki bu durumdan. 
Benim asıl derdim ise boyumdan... Şans mıdır, kader midir bilemem ama kuzenlerime bile minareye bakar gibi bakmak zorundayım. Bana kalırsa aslında uzamak için vaktim var fakat etrafımdaki benimle yaşıt arkadaşları görünce bir karamsarlığa kapılmıyor değilim: Ya daha uzamazsam? 
Bu durumun tek iyi tarafı ön sırada oturmak ama bu da iyi mi yoksa kötü mü derse göre değişen bir şey. 
Arkadaşlarımla yürürken sanki arkadaşlarımla değil de aile büyükleriyle yürüyormuşum gibi bir his gelip yapışıyor yakama. Ya da koridorda birileri sınıfıma doğru yürüdüğümü gördüğümde şaşırabiliyor ve yanlış sınıfa gittiğimi düşünebiliyor. İşin en üzücü tarafını kıyafet reyonunda yaşıyorum. Çocuk reyonuna gitsem hayli renkli ve çocuksu ürünlerle dolu, kadın reyonuna gitsem bana göre kıyafet yok. Okul formasının içinde kaybolmamı anlatmıyorum bile. O formayı giydiğim zaman beni görenler balkondaki çamaşırlardan biri mandaldan kurtulmuş da rüzgarda savruluyor zannediyor. Ayakkabı meselesi de bununla paralel ilerliyor ama neyse ki henüz orada bir sıkıntı yok. Buradaki tek sıkıntı benim zor beğenen biri olmam. 
Yine de şimdilik yolunda giden bir şeyler var. Mesela kardeşim halen benden kısa ve zaman zaman kolumun altına alıp ona sevgi gösterilerinde bulunabiliyorum. En büyük endişem, birkaç sene sonra onun da beni geride bırakması ve bu sevgi gösterilerini iade etmesi. 
Yine de çıkmadık candan ümit kesilmez demişler. Şimdilerde çok rahat boyu uzayan birileri, bir noktadan sonra olduğu gibi kalabiliyormuş ve bazı çocukların boyları lise yıllarında uzayabiliyormuş. Bunlar büyüklerden duyduğum teselliler ama inanmak istediğim şeyler. 

PASAPORT

 Metehan Darıcı
 
Çocukluğundan beri hep bir bisikletim olsun istemişti fakat bir bisikleti hiç olmamıştı. Aslında çocukluğunda bir bisiklet alabilecek kadar ekonomileri iyiydi fakat ailesi şiddetle bu isteğini reddetmişti. Oysa tüm akranları yaz tatilinde bisikletle sürü halinde geziyorlardı. Hatta pikniklere gidiyorlar, maçlara bisikletlerle geliyorlardı. Bir de her bisikletin havalı bir kilidi vardı. Çoğunlukla şifreliydi bu kilitler. 
Artık bir araba alabilecek yaştaydı ve arabalara ilgisi hiç olmamıştı ama bisiklet alabilirdi. Evet, çocukluğundaki yarım kalan o his yeniden yapışmıştı yakasına. Gece gündüz hep bir bisiklet hayali kuruyordu. Bisiklet alacaktı ama insanlar ona nasıl bakacaktı bisiklet üzerindeyken. Belki bazıları cimri olarak niteleyecekti bazıları ise sağlığına düşkün biri diyeceklerdi. Kendini iş yerine bisikletle giderken hayal ediyordu her gün. Yolun kenarında araçlara el kaldırarak karşıya geçen, sinyali ayağıyla verip aradan sıvışan çılgın bir bisiklet sürücüsü olmanın tam zamanıydı. Artık bu tutkuyla baş edemeyeceğini anlayınca bisiklet bakmaya başladı. Her şey çok değişmişti. On dört yaşındayken arkadaşından ödünç alarak kullandığı bisikletler yoktu artık. Zaten o bisiklet yüzünden ailesi biraz da karşı çıkmıştı bu isteğine çünkü ne fren ne vites ne de sağlam bir direksiyon yoktu o yıllarda. Şimdiki bisikletler son derece teknolojik donanıma sahipti ve konforlu görünüyordu. Müzik sistemi olan bisikletler bile vardı. Bazı bisikletlerin sinyalleri de vardı üstelik. Kısa sürede aradığı bisikleti kafasında belirledi. Ne eski ne yeni bir bisiklet olacaktı bu. Donanım bakımından eksiksiz ama görünüş olarak klasik bir Bianchi. Ara sıra kendine güldüğü de oluyordu çünkü akranları elektrikli arabalar, hibrit araçlar, dizel motorlar bakarken o, oturmuş bisikletlere bakıyordu. Mutlaka bir bisiklet sahibi olmalıydı. 
Birkaç hafta sonra nihayet bir ilanda aradığı özellikleri taşıyan o bisikleti buldu. Üstelik yaşadığı şehirdeydi bu satıcı. Birkaç saat içerisinde iletişim kurdu ve pazarlık bile etmeden bu bisikleti aldı. Evine bisikletle dönecekti. Otobüse artık veda etmenin zamanıydı. Satıcı çok yaşlı biriydi ve bisikletten anlıyordu. Ona satarken bulabileceği en iyi bisikletin bu olduğunu söylemiş ve ona iyi davranırsa bu bisikletle hacca bile gidebileceğini söylemişti. Yaşlılık işte, hacdan umreden başka bir gayesi kalmamıştı belli ki adamcağızın. 
Sonunda bisikletini aldı fakat trafikte kullanmak yerine kaldırımdan sürerek evin yolunu tuttu. Tam evine yaklaşmıştı ki çocukluk hayalleri yeniden depreşti. Bisikletinin bir sepeti yoktu, matarası yoktu. Rüzgarda ya da aşırı sürat yaptığında ses çıkaracak bir maden suyu şişesi yoktu. Reflektör yoktu, çamurluk yoktu. Yolunu değiştirdi ve bisiklet aksesuarı satan bir yerler aramaya başladı. Kısa bir süre sonra bisiklet aksesuarı satan bir yerlere ulaştı. Kaç dükkana uğradıysa hayallerindeki malzemeleri anlatamadı. Sonunda biraz daha modern ve güncel ürünlerle hayalini gerçekleştirdi. Güzel bir matara alarak bisikletinin gövdesine yerleştirdi. Küçük bir müzikçalar alıp direksiyona montajını yaptırdı. Reflektörleri ve çamurlukları da arka tekerleğe yerleştirdi. Artık bisiklete binebilirdi fakat bir de kask neden olmasın, diye düşündü. Küçükken kask takan motorculara hayranlıkla bakardı. Can güvenliği önemli, diye düşündü ve bir de kask aldı. Artık yeni biriydi ve bir bineği vardı. Kaldırımdan gitmenin de anlamı yoktu. Bisikletine atladı ve evin yolunu tuttu. Umduğundan daha kısa sürede evine ulaşmıştı. Çocukça bir mutluluk muydu yoksa gerçekleşmiş bir hayalin hırsı mıydı yaşadığı, bilemiyordu. Evine geldiğinde bisikletini bağlayacak bir kilidinin olmadığını fark etti fakat sorun değildi. Kemerini çıkarıp bisikletini bahçe girişine bağladı. Zaten mahallesindeki herkes onu tanırdı ve şimdiye kadar bir hırsızlık olayı yaşanmamıştı. Bu tedbiri sadece küçük çocuklar için almıştı. Yaramazlık yapıp da birinin bisikletine zarar vermesine dayanamazdı. 
Sabaha kadar birkaç kez uyanıp pencereden bisikletine baktı. Ertesi gün işe gitmek için indiğinde önce kemerini yeniden beline taktı ardından bisikletine atladı. Normalde iş yerine kırk dakikada otobüsle ancak ulaşıyordu fakat iş yerine yaklaştığında henüz beş dakikanın geride kaldığını fark etti. Gözlerine inanamadı. Yarım saat daha bisikletimle gezerim, diye düşündü ve pedal çevirmeye devam etti. Pedal sanki kendiliğinden dönüyordu. Yeni bisikletler bir başka, diye içinden geçirdi. Bu esnada yanındaki bir araçla içten içe yarışmaya başlamıştı ki adamın da kendisiyle yarıştığını fark etti. Kırmızı ışığa geldiklerinde adam durdu ama o devam etti. Neticede motorlu bir araç değildi altındaki. Ha bire pedal çeviriyordu. Etrafındaki araçları bir bir geride bırakıyordu. Bir süre sonra etraftaki araç sayısı azaldı ve yol genişledi. Yalnızca rüzgarın bisikletine çarparken çıkardığı sesi duyuyordu. Tekerleklerin her dönüşünde sanki çocukluğuna gidiyordu. Bazen gözlerini kapatıyor, sonra bir korna sesiyle yeniden açıyordu. Kendine geldiğinde havanın kararmaya başladığını fark etti. Bisikletini durdurmadan matarasını aldı ve biraz su içti. İklim değişmişti sanki. Az ileride bir kalabalık gördü. Yola çıktığından beri ilk kez frene dokunma ihtiyacı hissetti. Bir bariyer vardı uzaktaki noktada. Yavaşlayarak yaklaştı. Üniformasında Bulgaristan bayrağı olan bir görevliye yaklaştı. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Görevli bozuk bir Türkçeyle sordu:
-Pasaport nerede?

BÜYÜK FELAKET

 
 Ahmet Emir Koç
 
O gün, önceki günlerden çok farklıydı. Sürekli garip bir şeyler olacağını düşünüyordu. Önce kıyametin kopabileceğini düşündü ama günlerden cuma değildi ve güneş de doğudan yükselmişti. Kıyamet kopmayacağına göre ne olabilirdi ki onu rahatsız eden şey? Bir süre deprem olabilir endişesini taşıdı. Avizelere baktı, eşyalara baktı, masadaki sürahiye baktı fakat deprem de olmuyordu. Bir şey olacaktı ama ne? Yeni bir salgın hastalık mı, yeni kapanmalar mı? Dünyaya çarpma ihtimali olan bir göktaşı mı? Belki de 3. Dünya Savaşı başlayacaktı. Her şey yerli yerindeydi ama içindeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Dışarıya baktı, hava güneşliydi. Belki ansızın bir yağmur yağar diye bir süre gökyüzünü izledi, her şey normaldi. Biraz çizgi film izlersem hayat normale döner ve bu hislerden kurtulurum diye düşündü. Sünger Bob iyi bir tercihti. Sünger Bob’da onu cezbeden bir şeyler vardı. Özellikle Patrick’i çok seviyor ve konuşmalarını anlamlı buluyordu. Yaptığı eylemler de çok anlamlıydı. Biraz sonra o meşhur şarkı başlamıştı: Hazır mısınız çocuklar? Hazırız Kaptan!.. Sizi duyamıyorum. Hazırız Kaptan! Oooooo.
O da hazırdı ve Sünger Bob Kare Pantolon başlamıştı fakat bir türlü filme kendini kaptıramıyordu. İzlediği bölümde hiç konuşma yoktu ve hayli mistik görünüyordu. Belki de Buz Devri seyretmeliydi. Hayır, belki de Oyuncak Hikayesi... Yoksa Shrek’in bölümlerinden birini mi izlemeliydi. Bir şeyler olacaktı ve o, televizyon başında çizgi film seçmekle meşguldü. Bunu düşününce yeniden karamsarlığa büründü. Televizyonu kapatacaktı ki haber programlarına bakma ihtiyacı hissetti. Belki de beklediği kötü haber şu anda yayımlanıyordu. Olağanüstü hiçbir şey yoktu haberlerde. Ünlülerin gereksiz olayları, ünsüzlerin saçma yaşamları, kaza haberleri, ekonomi haberleri, tarım haberleri.. Birbirine benzeyen haberler. Birazcık içi rahatlamıştı. Belki de bir yarışma programı izlemeliydi. Yarışma programlarını anlamsız buluyordu çünkü başkalarının kazanıp kaybetmesi umurunda değildi. Sonunda televizyonu kapattı ve oyuncaklarının yanına gitti. Oyuncakları ilk kez gözüne farklı görünüyordu. Sanki ona bir şeyler söylemek istiyorlardı. Sanki ona bir felaketin yaklaştığını fısıldamaya çalışıyorlardı. Hatta bazıları hareket ediyor gibiydi. Oyuncaklarından biraz ürktü ve hepsini sepete doldurup üzerini örttü. 
Bir şey olacaktı ama ne? Belki biraz uyursam kendime gelirim, diye düşündü. Bu kötü düşüncelerden kurtulmanın en iyi yolu uyumaktı. Umarım kabus görmem, diyerek yatağına uzandı. Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatır kapatmaz rüyaya dalmıştı. Rüyasında çok güzel bir yerdeydi. Her şey yemyeşildi ve hava güneşliydi. Yeşillikler içinde yuvarlanıyor hatta uçurumlardan kendini bıraktığında uçabiliyordu. Yine kendini bir uçurumun önünde görmüştü ve boşluğa kendini bıraktı fakat bu kez uçamıyordu. Büyük bir sesle uyandı. Yataktan düşmüştü hem de yanı başındaki oyuncak sepetinin içine. Hareket ettikçe oyuncaklar koluna, bacağına, sırtına batıyor; bir türlü sepetten dışarıya çıkamıyordu. Son bir güçle sepeti yana doğru devirip içinden çıkmayı başarabildi. Beklediği şey olmuştu. Bundan daha büyük bir facia olamaz, diye düşündü. Kıyamet değilse de kıyamete yakın bir felaketti yaşadığı. 3. Dünya Savaşı değildi fakat 1. Oyuncak Sepeti Savaşı’ndan kendini güç bela kurtarabilmişti. Oyuncaklarının bir kısmının kırılmış olduğunu gördü. Felaketti bu, çok büyük felaket.